![]()
![]()

Türk sözcüğünün dilbilimsel irdelenmesinde, öncelikle Türkçe’nin bazı özelliklerine ve dilbilgisi kurallarına gereksinim vardır. Bu kural ve özellikler ışığında Türk sözcüğünün türü incelenilebilir ;
İlgili Dilbilgisi Kuralları :
1. Türkçe bir “ Kökdil “ dir. Türkçe tüm sözcükler kök sözcüklerden oluşur ve üretilir. Her ne kadar güncel dilde bazı kökler birkaç heceli olsa da kalık Türkçe de kökler tek hecelidir. Dilin en eski yapı taşları olan bu köklere özkök (Tek heceli kökler) diyebiliriz. Burada sözü geçen kökler özköktür.
2. Türkçe kök sözcükler anlamlıdır . Örneğin; koş, gel, su, o, kuş, öt, at, tut, vb. Kökü anlamsız olan sözcükler Türkçe değildir.
3. Hece bir solukta söylenen ses veya ses topluluğudur ve Türkçe de heceler bir, iki ve en çok üç seslidir. (Üç harflidir.) Bu kuralın dışında kalan sözcükler, Türk, Kürt, kurt, kork, vb. ya dönüşmüş kalık sözcükler ya da yaban sözcüklerdir . Bunların içinden Kalık Türkçe sözlerin bulunması için birer sözcük kazısına gereksinim vardır.
4. Türkçe kök sözcükler, eylem kökü ise emir kipinde bulunurlar. Örneğin; al, uç, dur, ver, vb.
5. Türkçe sözcükler aşağıda sıralanan üç biçimde sınıflandırılırlar;
Yalınç sözcükler ( Kök sözcükler ) . Örneğin ; koş, ver, ev, göz, kor, at, vb.
Türev sözcükler ( Kökten türemiş sözcükler ) Örneğin ; koşucu, vergi , evli, gözlük, vb.
Bileşik sözcükler ( iki sözcüğün bileşimden oluşan sözcükler.) Örneğin ; aktaş, gözlemevi, vb.
6. Türkçe sözcüklerde iki sessiz harf yan yana gelmez ( Ünlü düşmesi hali dışında ) . Yani Türkçe de iki sessiz harf aralarında bir sesli harf olmadan söylenemez. Örneğin ; tk , lm , cş , vb. bunlar ancak aralarına bir sesli harf gelince söylenebilir. Tok , lam , coş , vb. Bu kuralın dışında kalan alt, üst, kork, vb. Türkçe sözcükler ünlü düşmesine uğramıştır ve söylenmelerinde bu hissedilir.
Türk Sözcüğünün Türü
Bu bilgiler ışığında “Türk” sözcüğünün ne tür bir sözcük olduğu irdelenirse ;
1. Türk sözcüğü bir kök ( yalınç ) sözcük müdür? ; Türk sözcüğü dört sesli olduğu için bir kök sözcük olamaz. Çünkü Türkçe kökler anlamlıdır ve en çok üç seslidir, bu kuralın dışında kalan kök sözcükler de anlamlıdır.
2. Türk sözcüğü bir türev ( türetilmiş ) sözcük müdür? ; Türev sözcükler bir kök sözcüğün çeşitli ekler alması ile oluşur. Yani ilk heceleri bir yalınç sözcüktür. Türk sözcüğünün ilk hecesi “ tür “ dür. Tür sözcüğü üç sesli bir kök sözcüktür.
Tür :1- Çeşit ; 2-Ortak özellikleri olan bireylerin tümü ; 3- Kendi içinde bir birim olan ve üzerinde cins kavramının bulunduğu bir mantıksal kavram (TDK Sözlüğü6 ).
Tür sözcüğü ; ortak özelikleri olan bireyler topluluğunu özelikleriyle birlikte anlatan bir ad dır.
Türk sözcüğünün türev sözcük olması için tür sözcüğünün bir ek alması gerekir ki , burada tür – k eki almış olur. Bu ekin çekim eki olması beklenemez, dolayısıyla yapım eki olabilir ancak. “ k “ eki eylemden türetilmiş adıllarda vardır. Örneğin işle eyleminden “ işle – k “ adılı türemiştir. Ancak tür sözcüğü “r” ünsüzü ile bitiyor ve bir addır. Bu durumda Türk sözcüğünün bir türev sözcük olması söz konusu olamaz.
3. Türk sözcüğü bir bileşik sözcük müdür? ; Türk sözcüğünün , kök ve türev sözcük olmadığını belirlendiğine göre, eğer “ Türk “ sözcüğü öztürkçe ise geriye sadece bileşik sözcük olma olasılığı kalıyor. Türkçe de iki ayrı sözcüğün birleşerek oluşturduğu , yeni bir kavramı belirten sözcüğe bileşik sözcük denir.
Türk sözcüğünde k sesinin bir sözcük olmadığını biliyoruz. ( Tek sesli sözcükler ünlü harflerden oluşur, Örneğin ; o , a , e , u , vb. gibi. O halde “ tür – k “ de birinci sözcük “ tür ” ve ikinci sözcük ise ünlü düşmesine uğramış olan “ xk “ dır. Yani ikinci sözcük ilk harfi ünlü “x” olan iki harfli bir sözcüktür.
Bu noktada “x” k biçimindeki sözcüğü bulmak için Anadolu Türkçe’si dışında ki bazı lehçelere bakmak gereği doğuyor. Örneğin Tatarca da Türk sözcüğü “ Türük “ biçiminde yer alıyor ve bugünde böyle kullanılıyor. Türkçe lehçeler içinde en eski olanı Yakutça olarak bildiriliyor. Yakutça da Türk sözcüğü “ Türök “ biçiminde söyleniyor.
Bu durumda Türk sözcüğü ; “ Tür - ük “ ya da “ Tür - ök “ biçiminde olmalıdır. TDK 6 sözlüğünde ne ük ne de ök diye bir sözcüğe rastlanmıyor.
4. Dünbilim ( tarih bilimi ) yardımıyla ; Ök sözcüğü ve kavramı Kalıktürkçe { Öntürkçe , İlktürkçe, Prototürkçe 1 } nin en eski ve ilk sözcüklerinden, kavramlarından biridir. Gök , tanrı , geyik, keçi , boğa , Tanrının görüntüsü ( temsilcisi ) kağan, anlamlarına gelen bu sözcük , ÖK pictogaram ı ( Qarataw mağarası Qazaqistan ) yazılı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kavramsal olarak ; evrensel (kozmosa dair) , Tanrısal, Tanrıya bağlı, Tanrı ( evren ) güvencesinde, evrene dayanan, evrenden gelen , varlık, olgu anlamına gelmektedir.
Asya da bu günden 16 bin yıl ile 8 bin yıl öncesine kadar yayılı çeşitli mağara yazıtlarında ortaya çıkmıştır. Okunuşu Kalıktürkçe de “ k “ sesi ve bu ses önünde gizli “ ö “ veya “ ü “ ile çeşitli Türkçe lehçelerde yer almaktadır.
Yazıtlarda “ tür-ök “ bir kültürel, toplumsal nitelik olarak kullanılmış, ırksal (soysal ) bir kavram olmamıştır. Bugün de kendini Türk olarak niteleyen toplulukların farklı ırklardan geldiği (sarı ırk, tunç derililer, beyaz ırk, vb.) antropolojide belirlenmiştir.
İrdeleme Sonucu
1. İrdemele sonucunda Türk sözcüğünün “ Tür - ök “ biçiminde bileşik bir sözcük olduğu ortaya çıkmaktadır.
Tür : İnsan topluluğu anlamındadır ve başına geldiği ök sözcüğünün adılı olmuştur.
Ök : Evrene (kozmosa, Tanrıya) inanan ( bağlanan, güvenen, dayanan, ondan gelen) insan.
2. Türk =Tür-ök : Ök-türü, Tanrıya ( Evrene ) bağlı ( inanan ) insan topluluğu ( türü ), anlamında bir öztürkçe addır.
3. Böylece , ” Türk = Evrene bağlı, Tanrı güvencesinde, insan topluluğu, toplulukları. “ anlamına gelen öztürkçe bir sözcük olmaktadır.
Bu irdeleme ile sözlük bilgisinde oluşan değişimler
Türk sözcüğünün dilbilimsel irdelemesi ile sözcüğe ilişkin sözlük bilgileri de değişmiş olmaktadır. Değişen sözlük bilgileri sözcüğün anlamı ve türü ile ilgilidir.
Türk Sözcüğünün Anlamı
Türk sözcüğü ; Evrene ( kozmos ) bağlı, tanrının güvencesinde, evrenden gelen, insan topluluğu, türü anlamına gelen, öztürkçe bir bileşik sözcüktür.
Türk nedir ?
Türk Milleti’nin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. “Türk” sözü tarihin en eski çağlarından beri kullanılıyordu ve belirli bir kavmin yada kavimler birliğinin adı olarak mevcuttu.
Türkler’in köklü ve çok zengin bir tarihe ve kültüre sahip olması nedeniyle birçok bilim adamı “Türk” adının nereden geldiği hakkında araştırmalar yapmış, bu araştırmalar neticeside Türk adı ilk defa MÖ. XIV. yy’da “Tik” veya “Tikler” adıyla geçmeye başlamıştır.
Diğer bir görüşe göre ise Türk adı MÖ. XIV. yy’dan öncede var olduğudur. Zira Türk ırkının tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir. Bu gerçeği kavmi ve milli mitolojilerde ve tarihi oluşumlarda izah eden eski kayıtlarda görmek mümkün olmaktadır.
Türk ırkının çok eski olması nedeniyle Türk adının nerden geldiği hakkında birçok iddia ve görüşler ileriye sürmüşlerdir. Buna göre,
— Heredotos’un doğu kavimleri arasında zikrettiği TARGİTAB’lar.
— İskit topraklarında doğdukları söylenen TYRKAE’ler
— Tevratta adı geçen Togarma’lar.
— Eski Hint kaynaklarında tesadüf edilen TURUKHA’lar veya THRAK’lar
— Eski Ön Asya çivili metinlerinde görülen TURUKKU’lar.
— Çin Kaynaklarında MÖ. I.yy’da rol oynadıkları belirtilen TİK veya Dİ’ler
Bizzat “Türk” adını taşıyan Türk kavimleri olarak gösterilmektedir.
İslam kaynaklarında yer alan İran menşeli “Zend - Avesta” rivayetleri ile İsrail menşeli “Tevrat” rivayetlerinde Nuh Peygamber’in torunu olan Yafes‘in oğlu “Türk” ile İran rivayetlerindeki Feridun’un oğlu “Türac” veya “Tur“un soyu Türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir.”Avesta”da yer alan “Ebül Beşer”den, Cemil ve oğu Ferdiun’dan bahsedilmektedir. “Ferdidun ülkesi Salm, Irak ve Turak (Türk) ismindeki üç oğlu arasında pay etmiştir. Salma!a bugünkü İran ve havalisi, Irak’a bugünkü Irak ve havalisi ,Turak’a ise Orta Asya ve Çin havalisi düşmüştür. Feridun ölünce Irak, Salm’a saldırarak İran ve havalisini almış, daha sonra Turak’a saldırmıştır. Irak, Turak’ı yenememiş, savaş bunların torunlarına uzanan dek senelerce sürmüştür. Sonunda Turak’ın torunu “Afrasyap” Irak torunun “Muncihir”i mağlup ederek Ceyhun nehri sınır kabul edilen bir anlaşma yapmıştır. Bu tarihten sonra ceyhun nehri doğusunda “TURAN“, batısına da “İRAN” denmiştir.
Tevrat rivayetleride ise Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiş. Yafes’e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş,Yafes ölürken tahtını sekiz oğullarından biri olan “TÜRK” e bırakmıştır.
Görülmektedirki Hz. Adem devrine yakın zamanlarda Turak(Türk)’den İran-Turan savaşlarından ve Alp Er Tunga gibi büyük bir Türk Başbuğundan ve Saka İmparatorluğu Kağa’nından bahsedilmektedir. Yukarıda mitoloji ve tarihi kayıtlar içerisinde yer alan “Türk” kelimelerinden ,Türk adının ne kadar eski olduğu ortaya çıkmaktadır. MÖ XIV. yy’da yer alan “Tik”ler ile dünyada mevcut olan medeniyetlerin en eskisi olan MÖ. VII. yy. da Orta Asya’da kurulan “Anav” medeniyeti de Türkler tarafından kurulmuştu. O halde Türkler MÖ. XIV. yy’da Tik’ler , MÖ. VII. yy’da Anavlar, MÖ IV yy’da Sakalar ile tarih kayıtlarında yer almaktadır.
Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihide “Tu-Kiu” şeklinde görülmektedir. MÖ. I yy’da Roma’lı yazarlardan biri olan Pompeius Meala’nın Azak Denizi kuzeyinde yaşayan halktan “Turcae” olarak bahsetmesi ile ilk defa yazılı olarak karşılaşıyoruz. Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI yy’da kurulan Kök-Türk Devleti ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan “Türk” adı daha çok “Türük” şeklide gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti’nin ilk defa resmi olarak kullanılan siyasi teşekkülün Kök-Türk imparatorluğu olduğu bilinmektedir. Kök-Türkler’in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonrada Türk milletini ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.
MS. 585 yılında Çin İmparatoru’nun KÖK-TÜRK Kağanı İşbara’ya yazdığı mektupta “Büyük Türk Kağanı” diye hitap etmesi, İşbara Kağan’ın ise Çin İmparatoruna verdiği cevabi mektupta “Türk Devleti’nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti” hitapları Türk adını resmileştirmiştir. Kök-Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok “Türk Budun” şeklide geçmektedir. Türk Budun’un ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade, siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir.
Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
“Bütün tayyarelerimizin ve motorlarının memleketimizde yapılması ve hava harp sanayisinin de bu esasa göre inkişaf ettirilmesi icap eder,” ATATÜRK
“Madem ki bir millet teyyaresiz yaşayamaz, öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lutfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim. “1932′de bu sözleri söyleyerek Türkiye’de ilk uçak fabrikasını kuran Nuri Demirağ, o yıllarda Türkiye’de, dünya standartında uçak yapmış; ama siyasi çarkları aşmasına müsaade edilmemişti…
Montaj sanayi mantığına karşı çıkarak kendi teknolojimizle birlikte kendi sanayimizi de kurmamız gerektiğini söyleyerek hem ileri görüşlülük gösteren ve hem de devrin zenginlerinden ayrılan Nuri Demirağ şöyle konuşuyordu:
“Avrupa’dan, Amerika’dan lisanslar alıp tayyare yapmak kopyacılıktan ibarettir. Demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise bir sır gibi, büyük bir kıskançlıkla saklanmaktadır. Binaenaleyh kopyacılıkla devam edilirse, demode şeylerle beyhude yere vakit geçirilecektir. Şu halde Avrupa ve Amerika’nın son sistem teyyarelerine mukabil, yepyeni bir Türk tipi vücuda getirilmelidir. “Milli sanayi ve milli kalkınma konusundaki tavizsiz çabaları Nuri Demirağ’a pahalıya malolacak ve bir süre sonra önü kesilecektir.
Nuri Bey 1882 yılında Sivas’ın Divrik kazasında doğdu. Hayata atılışı ise Divrik Rüştiye Mektebi’ni bitirmesiyle başladı. Okuldaki başarısı nedeniyle muallim vekili olarak okulda alıkonuldu ve bir süre bu vazifeye devam etikten sonra, 1906 yılında Ziraat Bankası’nın açtığı memurluk sınavını kazanarak, bankanın Kangal kazasındaki şubesine tayin edildi. Uzun yıllar bu vazifeye devam eden Nuri Bey, maliye şubeleri müfettişi olarak Istanbul’a geldi.
O yıllarda Birinci Dünya Savaşı’nda hüsrana uğramamızın neticesiyle azınlıklarda bir şımarma başlamış; bu şımarma yer yer, özellikle Beyoğlu ve Galata taraflarında gruplaşmalara ve Türkler’e karşı çirkin sataşmalara kadar uzamıştı. Nuri Bey de hüsrana uğramış bir devletin gariban bir memuru olarak, bu sataşmalardan nasibini almış, bir çok hakarete maruz kalmıştı. Böyle ağır hakaretleri içine sindiremeyen Nuri Bey, “Milli haysiyet ve şerefi, üç buçuk Palikaryanın ayakları altında çiğnenen bir hükümete memurluk edemem” diyerek görevinden istifa etti.(…)

İLK BÜYÜK MÜTEAHHİTLİK
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında demiryollarını millileştirme politikası gereği daha önce Reji General isminde bir Fransız şirketine ihale edilen Samsun-Sivas demiryolu hattının inşasının Türk müteahhitlerine verilmesi kararlaştırılmıştı. Nuri Bey, bunu duyunca hiç vakit kaybetmeyerek ihaleye girer ve ilk etapta yapılacak olan yedi kilometrelik kısmı 210 bin lira gibi düşük bir fiyatla alır. İhalenin geri kalan kısmını da, yapıp yapamayacağını denemek için yine Nuri Bey’ e verirler.
Nuri Bey hakkında bir çok araştırma yapmış olan torunu Adnan Baykal anlatıyor: “Dedemin bu hareketi Türk işçi tarihinde bir dönüm noktasıydı. Şimdi demiryolu olayına baktığınız vakit, onun arkasında bir politika yatar. Osmanlı zamanında doğuda demiryolu yapmamıza Ruslar izin vermiyordu. Bu yüzden kurtuluş harbinden sonra Ankara’nın doğusunda tren yolu yoktur. Esasen dedemin bu teşebbüsü harpten sonra rüştümüzü ispat etme açısından çok önemlidir. “
Nuri Bey, o zamanlar tapu dairesinde mühendislik yapan küçük kardeşi Abdurrahman Naci Bey’i memuriyetinden istifa ettirir ve ona sermaye vererek kendisine ortak yapar. Abdurrahman Naci Bey’le birlikte ve yalnız olarak, köprü ve tüneller hariç toplam 1250 kilometre demiryolu yapar, -ki- günümüzde yaklaşık olarak 10 bin kilometre demiryolu olduğunu düşünürsek bu rakamın ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Bunun bin kilometrelik kısmının Nuri Bey tarafından yapılması büyük bir şeydir. Tabii demiryolu derken bunu sadece rayların döşenmesi olarak düşünmemek gerekiyor. Bunun köprüsü, tüneli var. Engebeli arazide dağlar delinerek, çok büyük taşlar-kayalar kırılarak yapılan zor bir demiryoludur bu.
Nuri Bey’in üstlendiği, Samsun’dan Erzurum’a kadar uzanan bu demiryollarının yapımında o çevrenin halkı çalışır. Halkı çalıştırmak da ayrı bir konudur.(…)
T.C.’NIN ILK UÇAK FABRIKASI KURULUYOR

1930′lu yıllara gelindiğinde dünyada ve Türkiye’de ekonomik sıkıntı had safhadaydı. Bu yüzden orduya uçak ve benzeri ihtiyaçlar ancak halkın himmetleriyle alınabiliyordu. O yıllarda ilginç bir kampanya düzenleniyor ve her ilden toplanan paralar ile bir uçak alınıyor ve alınan uçağın kuyruğuna da o ilin ismi yazılıyordu. Bunun yanında zengin işadamları da tek başlarına uçak alarak devlete hibe ediyorlardı. O zaman da uçağın kuyruğuna o işadamının ismi yazılıyordu.
İşte yine böyle bir himmete başvurulmuştu ve büyük işadamlarından yardım talep ediliyordu. Tabii bu himmetle Nuri Demirağ da muhataptı. Gerisini ilk damadı Mansur Azak anlatıyor:
” 1932 senesinde gazetelerde bir havadis var. Diyor ki havadiste, bu memlekette uçağa ihtiyacımız var. Uçak fabrikamız olmadığı için parayla satın alıyoruz. Devletin bütçesi de o zaman 200 milyon lira. Diyorlar ki bir kampanya açalım. Milletin himmetine baş vurup para toplansın, bu paralarla uçak alalım. O zamanlar Ankara’nın en zengini Vehbi Koç‘tu. Vehbi Koç’a gidiyorlar ve durumu izah ediyorlar. Hay hay diyor, ne kadar verelim? Gönlünüzden ne kadar koparsa diyorlar. Ve Vehbi Koç da çıkarıp 5 bin TL veriyor. Daha sonra Abdurrahman Naci Bey’e geliyorlar. Durumu izah ediyorlar. Abdurahman Naci Bey’de 120 bin TL veriyor. Sonra da Nuri Demirağ’a geliyorlar ve durumu izah ediyorlar.
Nuri Bey de ‘Siz ne diyorsunuz? Benden bu millet için bir şey istiyorsanız, en mükemmelini istemelisiniz. Madem ki bir millet tayyaresiz yaşayamaz, öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lutfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim’ diyor. Sonra da hazırlıklara başlıyor.”
Zaten senelerden beri Nuri Bey’in aklı fikri bu işte idi ve kendi kendine, “Göklerine hakim olamayan milletler, yerlerde sürünmeye, yerin dibinde çürümeye mahkumdur”, “Zafer süngünün ucunda değildir. Zafer kartalı süngünün ucundan kalktı, havalandı, tayyare kanadının üstüne kondu” gibi vecizeler üretiyordu. Önüne çıkan bu fırsatı değerlendiren Nuri Bey, yanına aldığı mühendis ve teknisyenlerle seyahatlere çıkarak incelemelerde bulunmaya başladı. Almanya, Çekoslovakya ve İngiltere’deki uçak fabrikalarını gezdi.
Nuri Demirağ büyük sabır ve azimle işe atılmış ve yanına aldığı bir çok mühendis ve teknisyenle hızlı bir çalışmaya başlamıştı. “Avrupa’dan, Amerika’dan lisanslar alıp tayyare yapmak kopyacılıktan ibarettir. Demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise bir sır gibi, büyük bir kıskançlıkla saklanmaktadır. Binaenaleyh kopyacılıkla devam edilirse, demode şeylerle beyhude yere vakit geçirilecektir. Şu halde Avrupa ve Amerika’nın son sistem teyyarelerine mukabil, yepyeni bir Türk tipi vücuda getirilmelidir” diyen Nuri Demirağ, 1936 senesi ortalarına doğru uçak fabrikası için hazırlıklara başlamış ve ilk etapta on senelik bir program yapmıştı. 17 Eylül 1936′da da fiilen teşebbüse geçti ve bir Çekoslovak firması ile anlaşarak Beşiktaş’ta Hayrettin İskelesi’nde, bugün Deniz Müzesi olarak kullanılan, o zamana göre modern bir bina yaptırdı. Programa göre burası etüt atölyesi olacak, asıl büyük fabrika da memleketi olan Sivas Divriği’de kurulacaktı.
Bu arada Türk Hava Kurumu 10 tane eğitim uçağı ve 65 tane de planör siparişi vermişti. Nuri Demirağ ve ekibi, bir yandan bu siparişleri yapmak için tüm gayretlerini sarf ederken, bir yandan da yepyeni bir model geliştirmişlerdi. Bu Nu.D.38 ismini taşıyacak olan altı kişilik, çift motorlu, gövdesi alüminyum kaplama bir yolcu uçağı idi.
Türklerin kendi uçaklarını kendilerinin yapması belli başlı uçak fabrikalarını endişelendirmişti. Ama yine de Türklerin iyi bir uçak sanayi kurabileceklerine inanamıyorlardı.
Nuri Demirağ’ın Beşiktaş’taki fabrikada yapılan ve hiç bir bozukluk göstermeden başarılı uçuşlarına devam eden uçakları, Türkiye’de olduğu kadar yurtdışında da büyük yankılar uyandırmıştı.
Hele çift motorlu, barışta yolcu uçağı, savaşta istenildiği zaman eksiksiz bir bombardıman uçağı görevini görecek şekilde yapılan ve saatte 270 kilometre hıza ulaşan, 5 bin 500 metre yükseğe çıkabilen ‘Nu.D.38′in yapılması, dünya uçak sanayicilerinin dikkatini birden Türkiye’ye ve Nuri Demirağ’ın uçak fabrikasının üzerine çekmişti.
Türklerin kendi uçaklarını kendilerinin yapması belli başlı uçak fabrikalarını endişelendiriyordu. Özellikle İngiliz ve Almanlardan başka Amerika’nın endişeleri daha büyüktü. Gerçi Türklerin bu işin altından kalkabileceklerine inanmıyorlardı; fakat bu iş gerçekleşirse, ileride bir pazar kaybetmenin endişesi içerisindeydiler. Bu düşüncedeki Amerikan Uçak İmalatçıları Birliği, Türkiye’ye tetkiklerde bulunmak üzere birliğin başkanı Bay Todd’u göndermişti. (…)
DEMİRAĞ’IN İŞLERİ TERS GiTMEYE BAŞLIYOR
Türkiye’nin ilk uçak mühendislerinden Selahattin Alan, Nuri Demirağ’ın en değerli iş arkadaşlarından biriydi. Fransa’da uçak mühendisliği eğitimi yapan Selehattin Alan, Nuri Demirağ ile çalışmaya başlamadan önce, Türk Hava Kuvvetleri’nin Eskişehir’deki uçak bakım ve tamir atölyelerinde görevliydi. Fransızca, İngilizce ve Almanca’yı çok iyi bilen bu genç mühendis, ilk “Türk tipi” uçakların planını çizmiş ve yapımını sağlamıştı.
Nuri Demirağ, Selahattin Alan ile birlikte çalışmasını dönemin meşhur gazetecilerinden Ziyad Ebuziya ‘ya şöyle anlatmıştı:
“Türk zeka ve kabiliyeti işletilecek, yaban ellere muhtaç olmaksızın hava kuvvetlerimizin gerektirdiği bütün işleri kendimiz yapacağız. Ben, uçak mühendisi çok değerli arkadaşım Selahattin Alan ile birlikte bir şirket kurdum. Hemen bütün servetimi ortaya koyarak, onun da bilgisinden faydalanarak Beşiktaş’taki tayyare fabrikasını tesis ettim. “
Nuri Demirağ ve Selahattin Alan birlikte kolları sıvıyarak modern bir uçak fabrikası meydana getirmişlerdi. Bu uçak ve planörlerin planını çizen Selahattin Alan; ilk uçak yapıldığında yerinde duramamış, hemen deneme uçuşuna çıkmıştı. Deneme uçuşu Selahattin Alan tarafından başarı ile tamamlanmıştı. Ancak Türk Hava Kurumu ilgilileri, alınacak uçakların ‘Tecrübe uçuşlarının’ Eskişehir’de yapılmasını istemişti. İşte bu sırada, inşa tekniği kuvvetinin ve bilgisinin üstünlüğüne rağmen uçuş ve alan tecrübesi zayıf olan Baş Mühendis Selahattin Alan, Eskişehir’deki İnönü Kampı’nın açılışına uçağı ile bizzat kendisi katılmak istemişti. O zamanlar, çevredeki hayvanlar hava alanına girmesin diye alanın çevresine hendek kazarlardı. Bu durumu bilmeyen Baş Mühendis, hendekten daha önce iniş yapar ve hendeğe düşerek vefat eder. Bu olay Nuri Demirağ için bir dönüm noktası oldu. Zira Türk Hava Kurumu, ‘Şartlara uygun değil’ gerekçesiyle siparişlerini iptal etti. Her ne kadar Nuri Bey ‘Gelin beraber deneme uçuşu yapalım’ dese de, kurum kararından dönmez. Bunun üzerine Nuri Demirağ da kurumu mahkemeye verir. Ancak yıllar süren mahkemeler Türk Hava Kurumu lehine sonuçlanınca, fabrikayı kapatmak zorunda kalır. Türk Hava Kurumu ile olan davasını kaybeden Nuri Demirağ, başta o devrin cumhurbaşkanı olmak üzere bütün hükümet üyelerine sayısız mektuplar yazarak, bu yanlışlığın düzeltilmesini ister. Ama kapılar bir kez daha yüzüne kapanır, ne kadar zorlasa da fabrika açılmaz.
MEHMET KUM ANLATIYOR
Gök Okulu’nun ilk mezunlarından birisi ve aynı zamanda Nuri Bey’in damadı olan Mehmet Kum anlatıyor: “Fabrikanın kapatılmasındaki görünür sebep, uçakları kifayetsiz görmeleriydi. Ben uçak mühendisiyim. Bu işin okulunu, kitabını okudum. Benim gibi bir çok arkadaşım vardı. Ve biz bu uçaklarla binlerce saat uçuş yaptık. Sadece benim 600 saat uçuşum var. Ve hiç birimizin burnu dahi kanamadı. Biz bu tecrübelerle, üretilen uçakların kifayetsiz olmadığını biliyoruz. Ben bir uçak mühendisi olarak, bu uçakların o zamanın en iyi uçaklarından olduğunu meslek hayatımı ortaya koyarak söyleyebilirim. O zamanki dünya standartlarına uygun uçaklardı. “
Mehmet Kum’un da söylediği gibi uçakları kifayetsiz gördükleri için siparişi iptal etmeleri görünürdeki sebepti. Ancak durumun bir de görünmeyen kısmı vardı. O dönemin devlet adamları ve bunlara karşı iyi görünmeye çalışan birtakım çevreler ile dış güçlerin baskısı Nuri Demirağ’a en büyük darbeleri vuranlardı. Zaten Nuri Bey’in tüm atılımları karşısında bu çevreler her zaman engel olmaya çalışmışlardı. Bu engellemelere; uçak fabrikasının kapatılması, Nuri Demirağ’ın Boğaz için Ahırkapı - Salacak arasında kurulmasını planladığı asma köprüye, Boğaz’ın görüntüsünü bozar mazeretiyle karşı çıkılması. köy planlarının işleme konulmaması, İstanbul’da yaptırmayı planladığı büyük bir hastanenin engellenmesi ve daha bir çok durum örnek gösterilebilir.
Uçakların siparişini iptal eden Türk Hava Kurumu, bunların yerine Fransız Henrio uçaklarını alır. Ancak bu uçaklar satın alındığı zaman serisinden kalkmış, hurdaya ayrılmışlardı. Zaten Türk Hava Kurumu da uçakları kısa bir süre kullandıktan sonra, kullanılmayacak halde bir kenara bırakmıştı.
Fabrika kapatıldıktan sonra, Nuri Demirağ kendisine yapılan bu haksızlıktan dolayı, haklı davasını savunabilmek için, bu ortamın değişmesi lazım diyerek politikaya atılmaya karar verir. Mücadelesine politikacı olarak devam edecektir. Bu sebeple 1945 yılının temmuz ayında Türkiye’nin ilk muhalefet partisi olan Milli Kalkınma Partisi’ni kurar. Verdiği davetlerde kuzu çevirip ikram ettiği için, politik çevreler ve basın tarafından alaya alınıyor, kurduğu partiye kuzu partisi deniyordu. Demirağ, Milli Kalkınma Partisi’yle seçimlerde yeteri kadar başarı gösteremez ve Demokrat Parti’den adaylığını koyarak Sivas bağımsız milletvekilliğine seçilir.
Ancak Nuri Demirağ açık sözlü ve doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen bir kişi olduğu için, esasen politikayı pek yapamamaktadır.
Bir dönem milletvekilliği yapan Nuri Bey, 1957 yılında şeker hastalığı sebebiyle vefat eder.AKSİYON






ÇİFT MOTORLU YOLCU VE SAVAŞ UÇAĞI



Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Faaliyetlerini dünya genelinde dolar olarak aldığı bağışlarla sürdüren Dünya Siyonist Organizasyonu, çöküş sürecine girdi.
Yahudilerin geniş kitleler halinde Filistin topraklarına göçünü teşvik etmek ve uluslararası alanda Siyonizmin güçlü savunuculuğunu yapmak suretiyle İsrail’in bir devlet olarak ortaya çıkmasını sağlayan Dünya Siyonist Organizasyonu, tarihinin en büyük kriziyle yüzyüze kaldı.
İngiliz The Observer gazetesinde yer alan bir yorumda, faaliyetlerini dünya genelinde dolar olarak aldığı bağışlarla devam ettiren teşkilatın, küresel piyasalardaki dalgalanma nedeniyle doların değerinde meydana gelen ciddi düşüşten dolayı mali kriz yaşadığı belirtildi.
Öte yandan 1929′da kurulan örgütün artık geleneksel olarak meşgul olduğu Yahudi göçünü teşvik ve finanse etme işinden uzaklaşarak faaliyetlerini sadece bir eğitim kurumu olarak devam ettirmesi talepleri de giderek güç kazanıyor.
Dolardaki kan kaybının ardından örgüt, Siyonizmin tarihi önceliklerinden sayılan Yahudi göçünü finanse etme faaliyetini yeniden düşünmek zorunda kaldı. Halihazırda örgütün 320 milyon dolarlık bütçesinin yarısı, Yahudi göçünü teşvik amacıyla kullanılıyor. Örgütün siyaete fazla bulaştığına yönelik endişelerinin de özellikle Amerika’daki bağışları azalttığı belirtiliyor.
YÜZBİNLERCE YAHUDİYİ FİLİSTİN’E TAŞIDI
Dünya Siyonist Organizasyonu, Milletler Cemiyeti tarafından dünya genelindeki Yahudilerin temsilcisi olarak resmen tanınmış ve 1930′larda Almanya’da yaşayan 50 bin Yahudinin Filistine göçüne yardım etmişti. Daha sonra İngiliz mandasındaki Filistine yönelik Yahudi göçüne kısıtlamalar getirilmesi üzerine örgüt yasadışı yollardan Avrupa’daki Yahudileri taşımaya devam etti.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İsrail için Yahudi Ajansı adıyla tanınan örgüt, İsrail’in devlet olarak kurulması için verilen mücadelenin başını çekti. Bağımsızlığın ardından örgütün başkanı David Ben-Gurion, İsrail’in de ilk başbakanı oldu. Kuruluşun şimdiye kadar İsrail’e yüzbinlerce Yahudinin göçünü organize ettiği belirtiliyor.
YOLUN SONU MU?
Örgüt bünyesindeki sorunlar ve bölünmelerin ilk işareti, Haaretz gazetesinde yer alan bir haberle günyüzüne çıktı. Haberde, köklü yeniden yapılandırma projesi çerçevesinde tarihi önemi olan Göç ve Kaynaştırma Bölümü’nün kapatılmasını planlandığı belirtildi.
Haaretz’e göre alternatif mali kaynaklar bulunmasına yönelik çabalar da sonuç vermedi. Yahudi asıllı Rus milyarder Arcadi Gaydamak’ın 50 milyon dolarlık bağışının sonuçsuz kaldığı, Evanjelik çevrelerin 45 milyon dolarlık bağış vaadinin ise tehlikede olduğu kaydedildi.
Bütçedeki ciddi kesinti hakkında değerlendirmelerde bulunan bir örgüt yetkilisi, muhtemel gelişmeler olarak, ‘yeni planın örgüte farklı bir kimlik kazandırabileceği ya da yolun sonuna geldikleri anlamına geleceğine’ işaret etti.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
28 MART 1991 TARİHİNDE ALTUNKÖPRÜ TÜRKLERİNE YAPILAN SOYKIRIM
28 Mart 1991 yılında ALTUN KÖPRÜ Türklerine yapılan katliam, Soykırım 17 yıl önce diktatör Saddam rejiminin işlediği büyük cinayeti bizleri Milli Türkmencilik mücadelemizden bıktıramaz tüm şehitlerimiz onurlu Türk milletğimizin bilinç, gönlünde, yüreğinde, kanında yaşayacaktır, ölmeyecektir.
ALTUNKÖPRÜ HAKKINDA
Altunköprü Stratejik, coğrafik, uygarlık bakımından, çok eskiden Türk tarihinde özel yeri olan bir Türk kasabasıdır.
ALTUNKÖPRÜ, Türk Şehri (Kerkük, Bağdat ve Kerkük, Türk şehirleri Erbil, Musul) gibi kuzey şehirlerle ilişkisi bulunmaktadır. ticaret ve turizm yolu üzerine düşen bu Türkmen kasabası eskiden beri ve bu güne kadarda Irak’ın diğer şehirleri ile yolculuk geçidi sayılmaktadır.ama Türk ilçesi olduğundan dolayı hiçbir gelişme, onarım göemeden Irak başına gelen tüm rejimler bu Türk bölgemizi sindirme yok etmeye çalışmışlardır yinede güçleri yetmemiştir milletimizin birliğinden dolayı.
Tabii Altunköprü güzellikte de, her seven aşıklara yer olan bu kasabanın havası çok vereimli güzel, kokusu mis amber, suyu bal tatlı, şirin sabah erkenden, ılık meltem kokusu esen rüzgar,yeli, küçük zabta rengi avluya düşerek, etrafı çam orman, ağaçlarla sarılarak, yüzde yüz temiz Türk olan gönlü, millet aşkıyla coşmaktadır.
Serin, şirin havası, yeri güzel baharda renkli, renkli güller kokular açılarak, insanlara yaşam vermektedir, hiçte solmayan büyütücü tadıyla eserek, tüm Türkmenlerle sevgisini kaynaşmaktadır..
ALTUNKÖPRÜ Türkmen bölgesi bambaşka anavatan Türkiye’yle bir gezici yeri sayılmakla, çok önemli yeri bu günümüze kadar bulunmaktadır.
Altunköprü Türk şehri Kerkük kuzeybatısından 44 kilometre sağına düşer,Türk Erbil şehrinden ise 50 kilometre uzaktadır.
Aşağı Zab, Küçük Zab söylenen ırmak, Altunköprü'nün yukarısından ikiye bölünmüştür, her biri kasabanın bir yanından akmaktadır, iki kilo aktıktan sonra kayabaşı köyünden dalgalanarak, altında birleşmektedir, ve bir tek ırmak olarak kasaba böylece üç yere ayrılır, yukarı, aşağı, orta Kerkük’e yakın olan semte (Salıhıya) orta adaya (Orta yaka) Erbil yoluna düşene ([Tısın) adı söylenmektedir .
Kerkük şehrinde olan Tisın ise tümü Türk olarak, önce kasaba iken bugün Kerkük’ün büyük bir mahallesi sayılarak, ikiye ayrılmıştır yeni, ve eski Tısın. kıyıcı Saddam Tısın Türklerinden çok sayıda idam ederek uzun yıllar onları Mahpushaneye atmıştır, baba, anne, oğul yaşlı genç kadın olarak her evden üç dört masum suçsuz Türkmenleri idam ederek kurşuna dizmiştir, bir çoğunda yıllar boyu kayıp etmişti, Altunköprü da eskiden bu ad simtte verilmiştir. ALTUNKÖPRÜDE iki köprü bulunmaktadır, büyük köprü, küçük köprü,ve Altun su köprüsü da söylenir, son yıllarda diktatör Saddam bu zavallı milletin durumunu ekonomi, siyasi durumu ele almakla kasabanın uzaklığında Altunköprü Türk’ü gelmekte olan araba yolcular, ticaretten yararlanmasın diye başka ayrı bir köprü yapmakla kasabada işler çalışmalar durgun hala gelmiştir...
Altunköprü eskiden kervanlar buraya uğramak zorunda kalmakla, burada iş bularak yerleşmekteydiler.
Şimdide güney, orta bölgelerini kuzeye bağlamakta, ve yıllarca seyyah gezicilerin Avrupalıların aramış oldukları önemli büyük yol olarak buraya uğramaktaydılar, ve çok yapıtlarda da Altunköprü'ye yer verilmiştir, kasabanın kuzey batısından gelen (Haçar) deresi ise ırmakla karşılaşmaktadır.
Altunköprü'nün ne zamandan kurulduğu belli değil tarihte köprülere önem vermekle milattan binlerce yıl önce buralara uygarlık gelişme kalkınma ve Türk adında bir Milletin yaşadığını kaydederek yazmaktadırlar, artık buralarda hiç bir millet olmadan Türk milleti varimiş buraları açarak çok sayıda devletler kurmuşlardır.
Altunköprü Türkçe birleşik ad olarak, hakkında Tarih ve millet arasında da neden bu adın verilmesi hakkında yazılar, söylentilerde çoktur..
ALTUNKÖPRÜ İLE İLGİLİ SÖYLENTİLER
Altunköprü Hakkında
1-Altunköprü’nün ilk yapılışında, bir Altun halkanın köprüye takılmasıyla ilgilidir.
2-Altunköprü’nün yapılma aşamasında Türk halkı köprünün yapımını kolaylaştırmak için kendi aralarında altın toplayıp hükümete vermiştir. Bu davranışları ile Türkler ALTUNKÖPÜRÜ’NÜN, kalkınması, ilerlemesi, iktisadının daha da iyileşmesi ve kasabanın geleceği için bu yardımı yapmıştır.
3-Altunköprü’ye, toprağının çok verimli Altun ocağı olduğu için ve geçit yol olarak gelir sağladığından dolayı bu ad verilmiştir.
4-Altunköprü yapılırken uzak yerlerden gelen kervanlar büyük köprüsünde ve küçük köprüsünde de bir altın halka görmüşler. Aydın ışıklı yanarak Altun ocağının görüldüğü söylentileri sonucu bu adı aldığı da söylenmektedir.
5-Tarihte, Altunköprü hakkında küçük zabın yukarısı (Altun su ) diye tanıtmakla köprü yapıldıktan sonra (Altun su köprüsü) denmiştir Bunu kısaltmak için ise (Altunköprü ) olarak kullanılmaya başlanmıştır. (Hofman)
6-Tanınmış tarihçi dördüncü sultan Murat 1638 miladi yılında Bağdat yolculuğunda küçük Zab üzerinde bir köprünün yapılmasını emretmiştir. Bu yapılacak köprünün Altun ağırlığında olmasını istemiş böylece de iki köprü olmuştur.
Altunköprü’nün Adı
7-ALTUNKÖPRÜ adına sultan Murattan 78 yıl önce seyahate başlayan, Portekizli (Efso ) (yapıtında Altunköprü’den bahsedildiğine rastlanmıştır.)
8-Tarihçi (Rüstem paşa ) uzun, uzun Altunköprü ilçesin anlatmaktadır.
9-Fars tarihçisi(Şerefeddin ali yazdı ) yazmış olduğu (Zafer name )yapıtında Altunköprü’nün miladını 1424 yılı olarak belirlemiş ve Altunköprü ile ilgilenmiştir. (Faruk Sümer ) Türk tarihçisi ise Altunköprü adı 14 yüzyılın ortalarında var olduğunu eserlerinde anlatmaktadır.
10- Hüseyin Namık Orhun’un Musul salnamesi adlı yapıtında ise iki köprünün Zab üzerinde dördüncü sultan Murat 1907 tarafından yapıldığını belli etmektedir. Altunköprü Türklerinin arasında geçen diğer söylentiler ise dördüncü sultan Murat’ın, Şah Abbas’a karşı giriştiği Bağdat seferinde Kerkük Türk şehrine bir kumandan göndermiştir. Ve bu kumandan Altunköprü’ye geldiği zaman bir köprü yapılmasıyla ile uğraşmış. Savaş vaktinde kumandanın boş yere vakit geçirdiğini gören sultan, savaşa katılmadığını ve korkak olduğunu düşünerek, çok kızıp öfkelenmiş ve yapmış olduğu köprüye yaklaşmadan binmiş olduğu atı suya sürerek, Irak Türkleri arasında tanılan (Hoyrat, bir tür şiir cinaslı bir kaç anlam taşıyan) hoyratını söylemiş.
ALTUN KÖPRÜ OYMAKLARI
Altunköprü Oymaklarına gelince, Demirel, Ateş, Acem, Ağalar, Bekler, Allaf, Attar, Bakkal, Balıkçı, Balyemez, Bayraktar, Behlüller, Dilber, Azizler, Hayyav ,Oruç, Sıncana, Bayat, Salıhı,Seyitler, Kervancı, Doğramacı, Sarhoş, Acem evi, acemli, Efendi,siyan, düşap, Ateş, Fereç, Keleş evi, divana,haydara,Köprülü,Derviş, ve başka oymaklarda bulunmaktadır..
ALTUNKÖPRÜ KASABASINDA TANINANLAR
ALTUNKÖPRÜ bir Türk bölgesi olarak çok sayıda yazarlar, şairler ses sanatkarı, bilginler yetiştirmiştir bunlardan Şükür Han zad, Şevket Ateş oğlu, Muhsin Behçet Şakır, Av Tarik Zeynel, Ziyat Köprülü, Sadun Köprülü, Faruk Faik, Zanun Taha, Bektaş Köprülü, Molla Sadun, Molla Haşim Köprülü, Molla Sait Ümit Osman Köprülü, Satıh Köprülü, Zühdü Namık, Abdulrahman Gör ses, Kamil Köprülü, Sinan Köprülü, Abid Köprülü, Felahattin Köprülü, Seter Köprülü, Abdulkadir Ömer, Zanun Tüfik, Kara Sadi, Cuma Kasap oğlu, Vahit Köprülü, Avni Çayçi ve başkaları.
ALTUNKÖPRÜ VE 1959 KERKÜK KATLİ
14 Temmuz 1959 Yılında Kürtler hazırlık görerek Altunköprü kasabasına saldırı yapmaya plan çizerek, Peşmergeler üç gün bekleyerek bir türlü Altunköprü’ye giremediler ONLARLA Molla Mustafa Barzani birlikte düzenli olarak Türkleri yok etmeye yıllarca uğraşarak, çizmiş olduğu sinsi planı Milletimizin birliği, yiğitliği kahramanlığıyla yok oldu, çünkü Altunköprü Türk milleti tüm güçleriyle karşı durmaya ölmeye can, kan vermeye toprağa, bayrağa ant ederek, bir peşmerge Altunköprü’ye girmesini yasaklayarak kadınlar, çocuklar yaşlılar bile hazırlık görerek, her türlü kollanan aletleri eve bırakarak gece gündüz uyumadan uyak kaldılar, beklediler gelenlere karşı durdular, tüm varlıklarıyla saldırdılar, yok etmeye tüm insanlarımız birleştiler böylece tüm silahlarıyla Altunköprü’ye korkudan giremediler.
ALTUNKÖPRÜ VE KÖPRÜLÜ SOYADI
Altunköprü kasabasında Köprülü soyadı bugün Türkiye’nin bir çok yerinde bulunmaktadır, özellikle İstanbul, Ankara Altunköprü aileleri Türkiye’de bulunan Köprülü Zada Ailesiyle akraba olarak dördüncü Sultan Murat döneminde Altunköprü kasabasına yerleşerek o dönemde bir çok Altunköprülü Türkiye’ye yerleşerek Köprülü soyadını kullanmaktadırlar, Türkiye’de tanınan Köprülü zada ailesinden önde gelenlerden Mehmet Fuat Köprülü zadadır. Dünyanın neresinde olursa olsun tüm Türkler bir ailedir kan kardeş olarak birbirleriyle kan ırk Türkçülük duyguları bulunmaktadır. Ayrıca Köprülü ailesi en çok Makedonya, Azerbaycan, İran Türklerinde bulunmaktadır.
ALTUNKÖPRÜ SADDAM REJİMİNDEN SONRA
ALTUNKÖPRÜ Türkleri Saddam düştükten sonra çok sevinerek kutsal şehitlerinin mezarda ruhları şad olarak demokrasiye inanarak, ana dilleri Türkçe’yi tüm çalışma çabaları ile Türkçe okullar açarak, çocuklarını kendi ana dillerini öğrenmek için yazdırmışlar büyük çabalar göstererek tüm parti Irak Türkmen Cephesine sarılarak milli Türkmen davaları yolunda yorulmadan çalışarak yüzlerce gençleri yetinmektedirler, bugün tüm baskı engellere reğman Türkçe okullar ve Türkmen Cephesinin kolu ile Türkmen milli parti dernekler açılarak, adlarını Türkçe bırakılmıştır. Ve tüm evlerde Türkçe kanallar ve Türkmeneli televizyonu izlenmektedir. Her ne kadar Kürt peşmergeler baskılarına karşı Altunköprü Türkleri direnerek haklarını şehitlerin kanıyla milli mücadele ile korumaktadırlar ve ALTUNKÖPRÜ Türkçe adınıı değiştirmeye kalkan Saddam’a rejimi bugün Peşmergelere karşı varlıklarını- dillerini, tarihlerini kanlarıyla savunarak, ALTUNKÖPRÜ adını her bir yere dağa taşa, tüm hükümet dairelerine, Türkçe okullarına yazmaktadırlar.
Yazan: Sadun KÖPRÜLÜ
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Ümraniye'deki el bombaları örgüte uzandı
*12 Haziran 2007'de Ümraniye Çakmak Mahallesi'nde bir gecekonduda 27 el bombası, TNT kalıpları ve fünyeler ele geçirildi.
*Örgütlü suçlara bakmakla görevli Beşiktaş'taki İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca başlatılan soruşturmayı İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz yürüttü.
*Soruşturmada, emekli astsubay Oktay Yıldırım, Mehmet Demirtaş, Ali Yiğit, emekli yüzbaşı Muzaffer Tekin, emekli astsubay Mahmut Öztürk, Kuvvai Milliye Derneği Genel Başkanı Bekir Öztürk, emekli binbaşı Fikret Emek, emekli yüzbaşı Gazi Güder, Siyasi Ekonomik Sosyal Araştırmalar ve Strateji Geliştirme Merkezi (SESAR) Başkanı İsmail Yıldız, Fuat E., tutuklanarak cezaevine gönderilirken, Ayşe Asuman Özdemir, emekli binbaşı Zekeriya Öztürk, Tuğrul D. ve Oğuz Evren K. ise tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
*Daha sonra yapılan incelemelerde, Cumhuriyet gazetesine atılan bombaların Ümraniye'de ele geçen bombalarla aynı seriden ve türden olduğu 'Bomba İnceleme ve İmha Daire Başkanlığı' tarafından tespit edildi.
*İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ile Beşiktaş'taki Ağır Ceza Mahkemesi savcılığı tarafından ortaklaşa yapılan soruşturmada 'Ergenekon' örgütünün de izi bulundu.
2.PERDE
KİM KİMDİR?
*Muzaffer Tekin 1984'te ordudan atılma eski bir yüzbaşı. Danıştay tetikçisi Alparslan Arslan ile saldırı öncesinde 15 kez telefonla görüştüğü saptandı. Danıştay baskınından sonra kaçarak emekli astsubay Mahmut Öztürk'ün evinde saklandı. İntihara teşebbüs etti. JİTEM'in kurucularından Ahmet Cem Ersever, TSK'dan şeref madalyası sahibi olan Tekin'in sınıf arkadaşı. Susurluk hükümlüsü Korkut Eken ile görüşüyor. TİT kurucusu Semih Günaltay'ın yanı sıra, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği ve Türk Mukavemet Teşkilatı ile bağları olduğu biliniyor. Susurluk'un önde gelen isimlerinden İbrahim Şahin ve Veli Küçük'le çekilmiş fotoğrafları bulundu. Tekin'e yardım eden ve Kıbrıs'ta kumarhane çatışmasında ölen Musa Çakmak da Şahin'in eski koruması. Geçen haziran ayından beri tutuklu.
Eskişehir'de ikinci cephanelik çıktı
*Muzaffer Tekin'in ilişkileri doğrultusunda eski binbaşı Fikret Emek'in 26 Haziran 2007'de annesine ait Eskişehir'deki evde yapılan aramada 11 kilo plastik patlayıcı ve suikast tüfeği Kanas ele geçirildi. Emek tutuklandı.
*15 Temmuz 2007'de gazeteci yazar Ergün Poyraz operasyon kapsamında gözaltına alınarak cezaevine konuldu. Poyraz, Kara Kuvvetleri'nin istihbari yapılanmasına ait 'gizli ibareli' veriyi ifşa etmekle suçlandı.
*Soruşturmanın genişletilmesi sonucu gözaltına alınan, eski yüzbaşı Gazi Güder, Fuat Ermiş, İsmail Yıldız, Asuman Özdemir ile son olarak da 26 Ağustos 2007'de Mete Yalazangil'de tutuklandı.
3.PERDE
Veli Küçük tutuklandı
*Soruşturmanın boyutunun genişlemesi üzerine soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcısı iki oldu. Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel de görevlendirildi.
*Üçüncü perde operasyonunda emekli tuğgeneral Veli Küçük, emekli kurmay albay Mehmet Fikri Karadağ, avukat Kemal Kerinçsiz, Susurluk hükümlüsü Sami Hoştan ve Sevgi Erenerol'un da aralarında bulunduğu 31 kişi 21 Ocak günü gözaltına alındı.
*31 şüpheliden Veli Küçük, eski yüzbaşı Mehmet Zekeriya Öztürk, eski uzman çavuş Muhammed Yüce, avukat Kemal Kerinçsiz, Sami Hoştan, Sevgi Erenerol, Hüseyin Görüm, Oğuz Alpaslan Abdulkadir, Kahraman Şahin, Erol Ölmez, Erkut Ersoy ve yazar Ümit Oğuztan'ın aralarında bulunduğu 14 kişi tutuklandı.
Kim kimdir?
Veli Küçük
EMEKLİ Tuğgeneral. Susurluk skandalına adı karışan en üst rütbeli komutandı. Abdullah Çatlı ve 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım ile ilişkisi saptandı. Küçük'ün adı milliyetçi 'Kızıl Elma' koalisyonunun organizasyonu ile tekrar duyuldu. Güneydoğu bölgesinde yüzlerce faili meçhul cinayetin faili olarak anılan JİTEM'in kurucusu. Danıştay Baskını sonrasında gözaltına alınıp bırakılan, ardından Ümraniye'de bir gecekonduda yakalanan bombalarla ilgili tutuklanan Muzaffer Tekin'le doğrudan ilişkisi var.
Kemal Kerinçsiz
BİR grup ülkücü avukatla birlikte kurduğu Büyük Hukukçular Birliği Genel Başkanı olarak Elif Şafak, Orhan Pamuk, Perihan Mağden, Hrant Dink gibi isimler hakkında başlattığı kampanyalarla adını duyurdu. Çok sayıda 'ulusalcı' eyleme Veli Küçük, Muzaffer Tekin gibi isimlerle birlikte katıldı. Muzaffer Tekin'in de avukatlığını yapıyordu.
4.PERDE
Akademisyenler ve gazeteciler gözaltında
*21 Şubat 2008 tarihinde yapılan operasyonun bu ayağını, üniversitelerde faaliyet gösteren ve örgüte hem teorik hem de yeni eleman kazandırma desteği verdiği iddia edilen akademisyenler oluşturdu.
İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü'nden görevli Doç. Dr. Ümit Sayın ile Sakarya Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Emin Gürses, emekli astsubay Orhan Tunç, Özallar'ın kuyumcusu olarak ün yapan sosyete kuyumcusu Hayrettin Ertekin, gazeteci Vedat Yenerer, Noel Baba Barış Konseyi Derneği Başkanı Muammer Karabulut gözaltına alındı. Bu isimler de 25 Şubat tarihinde tutuklandı.
Ergenekon nedir?
"Ergenekon" olarak bilinen örgütlenme, başkana doğrudan bağlı olan dört daire komutanlığı ile iki sivil başkanlıktan oluşuyor. "Lobi" adı verilen sivil unsurların örgütlenmesini sağlayan oluşumla ilişkileri bu iki sivil sağlıyor. Örgüt, Türkiye'deki mevcut rejimin gerçek olduğuna inanıyor. "İç düşmanları" pasifize etmek, hatta ortadan kaldırmak için suikastları "kaçınılmaz" görüyor. Entelektüellere önem veriyor. Medyayı, sivil toplum kuruluşlarını (STK) kullanmanın önemine vurgu yapıyor. "Naylon terör grupları" ile naylon şirketlerin kurulması gerektiğini düşünüyor.
İsmini Nerden Alıyor
Amerikan ve İngilizler tarafından kontrgerilla örgütlenmesi olarak 1952'de kurulan Gladio'nun Türkiye'de kullandığı ad. CIA tarafından yönetilen ve finanse edilen Gladio 1956'da ABD ile işbirliği içinde, komünist işgale karşı gerilla savaşı için gizlice örgütlendi. Avrupa'da bu örgütlerin var olduğu ve daha sonra lağvedildiği açıklandı. Türkiye'de kontrgerilla olarak bilinen örgüt, Korgeneral Daniş Karabelen tarafından 1952 yılında Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla kuruldu. Daha sonra bu yapı Özel Harp Dairesi adını aldı. Bu örgütün Ergenekon adını kullandığını ilk açıklayan isim Dr. Erol Mütercimler oldu. Mütercimler bu örgütün adının Ergenekon olduğunu merhum Memduh Ünlütürk'ten duyduğunu söyledi. David Gaula adlı bir CIA görevlisi tarafından yazılan ve Türkçe tercümesi Genelkurmay Basımevi tarafından basılan "Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri Teori Pratik" başlığını taşıyan kitap "Sahra Talimatnamesi" adı altında 1965 yılında tüm askeri birliklere dağıtıldı.
5.PERDE
Ergenekon örgütü soruşturması kapsamında beşinci dalga operasyonunu şafak vakti gerçekleştiren polis, Ankara'da İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'i, İstanbul'da ise eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu ile Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk'un da aralarında bulunduğu 13 kişiyi gözaltına aldı.
Ergenekon'da 5'inci dalga şafak gözaltılarıyla geldi
İP Başkanı Doğu Perinçek Ankara'da, Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı Selçuk ve eski İÜ Rektörü Alemdaroğlu'nun da aralarında bulunduğu 13 kişi İstanbul'da saat 04.00'te gözaltına alındı..
Ergenekon örgütü soruşturması kapsamında beşinci dalga operasyonunu şafak vakti gerçekleştiren polis, Ankara'da İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'i, İstanbul'da ise eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu ile Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk'un da aralarında bulunduğu 13 kişiyi gözaltına aldı. Aynı saatlerde Ankara ve İstanbul'da İP'nin Genel Merkezi ile İstanbul İl Başkanlığı'na eşzamanlı baskınlar düzenleyen polis, çok sayıda bilgisayar ile dosyaya el koydu. Sabah polis eşliğinde kelepçesiz olarak İstanbul'a getirilen Perinçek, ilk tepkisini "Tayyip Erdoğan'ların suçları büyüyor. Altlarında kalacaklar. Kanunsuzca gözaltına alındık" diye bağırarak gösterdi.
18 ADRESE BASKIN
Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün önceki akşam yazılı emri üzerine Ankara ve İstanbul'da eşzamanlı olarak sabah saat 04.00'da start verilen operasyonda 18 ayrı adrese baskın düzenlendi. Baskınlarda Ankara'da Perinçek İstanbul'da ise koruması Yusuf Beşerik ile Alemdaroğlu, Selçuk, Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Ferit İlsever, Aydınlık Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk, Ulusal Kanal Yönetim Kurulu üyesi gazeteci Adnan Akfırat, Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği (ÜSİAD) üyesi işadamı İbrahim Benli, Mahir Çayan Güngör, Aykut Tokak, Yusuf Tuncel, Aydın Belgin, gazeteci Ufuk Akkaya gözaltına alındı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ün Vatan Caddesi'ndeki yerleşkesine götürülen 13 kişiden Akkaya serbest bırakıldı.
SELÇUK EVİNDEN ALINDI
83 yaşındaki Selçuk Ulus Gazeteciler Sitesi'ndeki evinden saat 04.00'da gözaltına alındı. Evinde 3 saat arama yapıldı. Ankara'da da saat 04.00'te, İşçi Partisi Genel Merkezi'ndeki odasında gözaltına alınan Perinçek'in, "Hangi yetkiyle beni alıyorsunuz?" diye sorduğu, polislerin Savcı Öz'ün yakalama kararını gösterdikleri öğrenildi. Aynı saatlerde İşçi Partisi'nin Genel Merkezi, İstanbul İl Başkanlığı ile Ulusal Kanal ve Aydınlık dergisinin merkezlerine de baskın yapıldı. Yaklaşık 100 polisin katıldığı baskında önce içeridekiler direndi. Polis, arama iznini göstererek içeri girdi. Perinçek'in odası da dahil tüm bina didik didik arandı, bilgisayar harddisk'leri ile çok sayıda dokümana el konuldu.
SUÇLAMALAR
İlhan Selçuk'un "örgüt üyesi olmadan, örgütün amacını bilerek yardımcı yayın yapmak"; Doğu Perinçek'in "örgütün kurucusu ve yöneticisi olmak, halkı silahlı isyana kışkırtmak, Ergenekon iç tüzük manifestosunu yazmak"; Kemal Alemdar'ın da "örgüt kurucu ve yöneticisi olmak, halkı silahlı isyana kışkırtmak" la suçlandığı öğrenildi.
Ergenekon Çetesinin şifreleri
Ergenekon soruşturması kapsamında son olarak Cumhuriyet Gazetesi başyazarı İlhan Selçuk ve İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu gözaltına alındı.
Ergenekon soruşturması çerçevesinde dün de, Sedat Peker'den sonra, halen cezaevinde bulunan Susurluk davası hükümlüsü Yaşar Öz ile Semih Tufan Gülaltay da, savcıya 14 saat ifade vermişti.
İstanbul Polisi, 22 Ocak'ta 2.5 yıl boyunca izini sürdüğü ve 'devlet yanlısı çete' olarak varlığı bilinen Ergenekon'a 'üçüncü dalga' operasyonuyla darbe indirmişti.
Ümraniye'de bir gecekonduda bulunan el bombalarıyla ilgili olarak başlatılan, emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Avukat Kemal Kerinçsiz, Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol ve Doçent Emin Gürses'in de aralarında bulunduğu 37 kişi tutuklanmıştı.
Derin çetenin karıştığı iddia edilen büyük olaylar
1 Ermeni gazeteci Dink'in öldürülmesi
Hrant Dink 19 Ocak 2007 tarihinde öldürüldü. Katili hemen yakalandı ancak cinayetin organize olduğu ortaya çıktı.
2 Cumhuriyet'e 3 kez bombalı saldırı
Cumhuriyet gazetesine 5, 10 ve 11 Mayıs 2007 tarihlerinde saldırı düzenlendi. Saldırıyı yapan Danıştay zanlısı Arslan'dı.
3 Trabzon'da İtalyan rahip öldürüldü
Santa Maria Katolik Kilisesi'nin rahibi Andrea Santoro 5 Şubat 2006'da öldürüldü. 16 yaşındaki zanlı O.A. yakalandı.
4 Danıştay 2'nci Dairesi'ne baskın
17 Mayıs 2006'da Danıştay'ı basıp bir hâkimi öldürdü 4'ünü yaraladı. Muzaffer Tekin'le bağlantısı olduğu ortaya çıktı.
DİNK CİNAYETİNDE ERGENEKON İZİ
Ergenekon örgütüne yönelik gerçekleştirilen operasyon kapsamında yapılan teknik takip sonucu gazeteci Hrant Dink cinayetinin arkasındaki ismin tespit edildiği öne sürülmüştü.sabah
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Kızkulesi'nin ulaşılmazlığı nedeniyle, insanlar onun içinde yaşanılanlar hakkında çok fazla bilgiye sahip olamamışlar ve içi ile ilgili hikayeler anlatmak ve düşler kurmak ile yetinmişlerdir.
Kızkulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye; Ovidius'un kaydettiği bir aşk hikayesidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikaye, Hero'nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero Afrodit'in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır.
Yıllar sonra Afrodit'in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros'un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar. Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros'un yüzerek kuleye geldigi fırtınalı bir günde Hero'nun yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi'nden boğazın sularına bırakır. Kavuşamayan aşıklara atfen anlatılan bu hikayeden başka bir de; Kleopatra'nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesi vardır.
Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak ölecegi söylenir. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini boşaltır. Kral, kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya'nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır. En son anlatılan hikaye ise Osmanlı Dönemi ile ilgilidir.
Battal Gazi'nin askerleri ile Kızkulesi'ne baskın yaparak kuleye saklanan hazinelerin ve Üsküdar Tekfuru'nun kızını kaçırdığı ile ilgili hikayedir. Battal Gazi tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar'dan atına atlayıp oradan uzaklaşmıştır. Çokça bilinen "Atı alan Üsküdar'ı geçti" lafı bu hikayeden gelir.
Bu hikayeden günümüze gelen bir diğer şey de küçük kulemizin ismi ile ilgilidir. Diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen Türkler buraya Kız-Kulesi ismini vermişlerdir. Antikçağ'da Arkla (küçük kale) ve Damialis (dana yavrusu) adları ile anılan kule, bir ara da Tour Leandros ismi ile ün yapmıştır. Şimdi ise "Kızkulesi" ismi ile bütünleşmiş ve bu ismi ile anılmaktadır.
Kız Kulesi Resimleri




Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı