![]()
![]()
İMANIN ŞARTLARI
İslâm dîninde inanılması lâzım olan altı temel esasa Âmentü denir.
Âmentü ve mânâsı: Âmentü billahi ve melâiketihî ve kütübihî ve resulihî vel yevmilâhiri ve bil kaderi hayrihî ve şerrihî minellahi teâlâ vel-ba’sü ba’delmevti hakkun eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlühü (”Allaha, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kaderin, hayır ve şerrin Allah‘tan olduğuna îmân ettim. Öldükten sonra dirilmek haktır. Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın Allah’ın kulu ve resûlü olduğuna şehâdet ederim“).
Âmentü’de bildirilen altı şeyin manalarını bilip, beğenip, kabul eden kimseye mü’min denir. İslam’da kişi âmentüye inanmadığı sürece mü’min yani inanan kabul edilmez.
1. ALLAH’A İMAN
Tevhid, yânî Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Şu noktaları içerir:
2. MELEKLERE İMAN
Meleklere inanmaktır. Buna göre: Melekler, Allah‘ın yalnız ona ibâdet etsinler ve onun emirlerini yerine getirsinler diye yarattığı üstün kullarıdır. Allah onlara özel görevler vermiştir.
Cebrail, Allah‘ın katından peygamberlere vahiy (mesaj/kitap) indirmekle;
Mikail, yağmur ve bitkilerle;
İsrafil, sura üflemekle;
ölüm meleği olan Azrail, hayatı sona erdirmekle görevlidir.
3. KİTAPLARA İMAN
Allah‘ın peygamberlerine içinde doğru yolu, iyiliği ve kurtuluşu gösteren kitaplar indirdiğine inanmak. Buna göre:
Kur-an‘ın korunacağını ve tahrif edilemeyeceği Allah tarafından belirtilmiştir. İslam’a göre Kur’an kıyamete kadar özgünlüğünü koruyacaktır.
4. PEYGAMBERLERE İMAN
Allah‘ın peygamberler gönderdiğine inanmak. Buna göre:
Onların (emir getiren) ilki Nuh sonuncuları da Hz Muhammed‘dir. İçlerinde Meryem oğlu İsa ve Üzeyr de dahil olmak üzere peygamberlerin hepsi birer insandır. Rablık sıfatlarından hiçbirini taşımazlar. Onlar Allah‘ın kendilerine peygamberlik vermekle lütufta bulunduğu kimselerdir, Allah‘ın elçileridirler.
Allah, Hz Muhammed‘i bütün insanlığa göndermekle peygamberliği sona erdirmiştir. İslam’a göre ondan sonra peygamber yoktur.
Kur’an’da adı geçen peygamberler şunlardır:
Bunların dışında Lokman (لُقمَان), Zulkarneyn (ذِي القَرنَين) ve Hızır‘ın (هِدرٌ) da peygamber olabileceği konusunda görüşler vardır. Bunlardan Hızır’ın adı, Kur’ân-ı Kerîm’de peygamber olarak geçmez, Mûsâ‘yla birlikte yaptıkları seyahat anlatılır (18:65).
5. AHİRET GÜNÜNE İMAN
Ahiret‘e, yânî âhiret Gününe, inanmak. Buna göre:
Ahiret günü; Allah‘ın insanları kabirlerinden diri olarak çıkarıp onları bir arada toplayacağı gündür. O gün onlar ya nimetleri bol cennet yurduna ya da elem verici azabın olduğu cehennem yurduna gireceklerdir.
Ahiret gününe îmân; öldükten sonra kabirde karşılaşılacak ceza ve ödül, sonraki diriliş, toplanma ve hesap verme, ardından da cennete ya da cehenneme girilmesi gibi ölümden sonra gerçekleşecek olan şeylere îmân etmektir.
6. KADERE İMAN
Kader‘e inanmak. Buna göre:
Allah‘ın ezeli ilmi ve bilgeliğinin gereği olarak evrenin yönettiğine, her şeyin onun bilgisi dahilinde olduğuna ve huzurundaki “Levh-i Mahfuz” da yazıldığına inanmaktır. Allah evreni dilemiş ve yaratmıştır. Onun iradesi ve yaratışı olmadan olmuş hiçbir şey yoktur.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Resimin üstüne tıklayarak büyütebilir ve arkaplan resmi olarak kullanabilirsiniz.
Fakat Rablerinden sakınanlara, üstüste yapılmış, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Bu, ALLAH'ın verdiği sözdür. ALLAH, verdiği sözden caymaz. (Zümer Suresi, 20. Ayet)
"ANNE, CENNET NE KADAR GÜZEL!..."
Genç kızlarımıza sohbetleriyle rehberlik yapan, çoğunun elinden tutan bir okuyucumuzun bir hatırasını aktarmak istiyorum:
Stuttgart Waiblingen bölgesindeiki yılı aşkın haftalık çevre sohbetlerinden tanıdığımbir hanım telefonda şöyle ağlıyordu: Hocahanım, bizimburada bir komşu, kızını kaybetti. 18 yaşındaydı. Ani bir ölümle öldü. Annesi adeta çılgına döndü. Sürekli isyanda, Keşke kızım şöyle şöyle olsa idi de ölmese idi diye feryat figan ağlıyor. Ne olur bir gelseniz onunla siz konuşsanız. Sizi az çok tanıyor. Size saygısı var, belki sizi dinler. Biz ne yapacağımızı şaşırdık...
Ertesi gün gittim ve beni ölen genç kızın evine götürdüler. Evde matem, yas... Anne bir köşede hiç durmadan ağlıyor. Bana annesi şunları anlattı: "Kızım, ben ve babası her sene olduğu gibi geçen sene de memleketimiz izmir'e tatile gittik. Evimizin karşısındaki apartmanda bir genç adam oturuyor. Terbiyesi, asaleti, giyimi ve duruşu ile kızımın dikkatini çekmiş. Bana:
Anne bak! Evlenebileceğim genç dedi. Biz de 'tanışalım' diye bir tanıdığı ile haber gönderdik ve tanıştık. Maksadımızı arz ettik. Genç adam üniversite okuyan dindar ve kültürlü biri idi. Kızıma: 'Aramızda kültür farkı var, siz açık gezen bir hanımsınız, bense eşimin tesettürlü ve mazbut bir insan olmasını isterim.' deyince kızım 'En kısa zamanda dinimi öğrenecek ve tatbik edeceğim, bana zaman ver.' dedi. Ertesi yaz buluşmak üzere anlaştılar. Kızım ilk iş olarak kendisine dinimizi anlatacak, öğretecek bir yer aradı ve buldu. Çok gayretli dini bilgileri öğreniyor, namazlarını kılıyordu. Böylece izin bitti ve Stuttgart'a döndük. Burada bir göz doktorunun yanında sağlık teknisyeni olarak çalışıyor, iş zamanından arta kalan zamanında da Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek için çok gayret sarf ediyordu. Gelirken getirdiği mantoyu ve eşarbı evde giyip 'Anne yakışıyor mu?' diyordu. Bütün samimiyetiyle islam'ı öğreniyordu. Sivaslı bir komşumuz onu oğluna istemiş, o ise "ret" cevabı vermişti. Fakat o, bunu gurur meselesi yapmayarak Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek için onlardan yardım istemişti.
Bir gün 'Başım ağrıyor.' diye doktora gitti. 'Bir şeyin yok.' demişler. Ama baş ağrısı devam ediyordu. Göz, kulak ve diş tahlillerinin sonucunda da bir şey bulamamışlardı. Ama başının ağrısı da bir türlü geçmek bilmiyordu. Bana anlattığına göre, bir gün, evde kimse olmadığı halde, evimize bir genç delikanlı gelip ona kırmızı bir gül getirmiş 'Ben ahiretten geliyorum, Allah-u Teala Hazretleri seni benim kısmetim yazdı, cennette sen benimsin. Burada evlenmeyeceksin.' demiş.
Baş ağrısı durumu 15 gün sürdü. Son çare olarak şule'yi hastaneye tahlil için aldılar. Araştırmalar neticesinde hiçbir şey bulamadılar. Bir gün hastaneye gittiğimde yattığı odanın penceresinden bakıp bana şöyle dedi:
'Anne! Cennet ne kadar güzel.' Döndüm ve baktığı tarafa baktım, gördüğüm sadece park etmiş arabalardı. Ama o büyülenmiş gibi mutlu bir şekilde pencereden bakıyordu.
Bana dedi ki: 'Anneciğim, beni yarın saat 8.00'de götürecekler.' dedi. Çılgına döndüm. Babasına koştum, 'Kızımız ölüyor, yetiş.' dedim. Babası da çaresiz yüzüme baktı. Söylediklerine inanamıyorduk; ama yine de endişe ve telaşımız had safhadaydı. 'Ya doğruysa.' diyordum. O gece hiç uyuyamadım. Ertesi gün sabah 7.00'de hastanedeydim. Babası koridorda, içeri girmeye dayanamamış, çaresiz ağlıyordu. İçeriye girdim. Kızım bana şöyle vasiyette bulundu:
'Anneciğim, ben ölünce sakın ağlama. izmir'deki o gence de benden selam söyle, Cenab-ı Hak ona mutluluklar versin. Ona minnettarım, dinimi öğrenmemde bana sebep oldu. Anne, bu fakir gence maddi yardımda bulun ve onu istediği bir kızla evlendir. Hesabımda onun evlenmesi için yeterli miktarda para var.
Bu arada sık sık saate bakıyordu. Sonra büyülenmişçesine 'Geldiler.' dedi.
Yüzüme baktı, korku ifadesi vardı. 'Anne, Azrail'in ayakları ne kadar büyük.' dedi, odanın uzunluğu kadar.
'Babama selam söyle.' dedi. Başını yastığa koydu,
kelime-i şehadet getirdi ve kızım öldü!!!
Adeta çıldırmıştım. Odadan kendimi dışarı attım, 'Bey' dedim 'Kızımız öldü'. ikimiz tekrar odaya daldık, kızımız vefat etmişti. Bizden istediklerini yerine getirdim. şimdi ben bu acıya nasıl dayanırım?'(S. Yerlikaya)
Bu ibret dolu olay, dinimizi öğrenme, marifetullah konusunda derinlememiz hususunda iyi bir ders olur inşaallah.netten alıntı
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ALLAH'IM....
Dedim: Çok yalnızım.
Dedin: ... فَإِنِّي قَرِيبٌ
Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186
Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.
Dedin: وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَ دُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ
Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205
Dedim: Buda senin yardımını ister
Dedin: أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ
Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22
Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim.
Dedin: وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ
(Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90
Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?
Dedin:أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ
Allah'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve Allah'ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104.
Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı.
Dedin: اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (2) غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِِ
Allah aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3.
Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım?!
Dedin: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا
Allah bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53.
Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın?
Dedin: وَ مَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ
Allah'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135.
Dedim: Ne kadar güzelsin Allah'ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum.
Dedin: إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَ يُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ
Şüphesiz ki Allah tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.
Birden 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim.
Sen de أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ
'Allah kuluna yetmez mi?' (Zümer-36) dedin.
Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim?
Dedin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (41) وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا (42) هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا
Ey inananlar! Allah'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.
Kendi kendime dedim: Allah'ım seni çok seviyorum. Netten alıntıdır.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Ezansız Namazı bir dede ile torunu arasında geçen şu konuşma sayesinde daha iyi anlayabiliriz:
‘Hayat nedir dedeciğim’ diye sormuştum.
‘Ezan ile Namaz arasıdır’ dedi.
Bu da ne demek? Ömür o kadar kısamı dedeciğim? Tebessüm ederek:
Ne zannettin ya... Evet o kadar kısa... dedi. Ama, bu ezanla, bu namaz nedir bilirmisin? Diye sordu. Bilemedim.
Nedir ki? Dedim.
O ezan, namazsız ezan; o namaz ise ezansız namazdır.
Onlarda nedir dedeciğim? Dediğimde başımı okşayıp:
Hani geçen gece Talip Amca’nın bebeğinin kulağına ezan okumuştuk ya... ‘Namazsız Ezan değilmiydi o ezan? Dedi.
Ya Ezansız Namaz? Diye sordum. Yüzüme baktı, baktı ve:
Bir gün deden öldüğünde onu da öğrenirsin dedi.
(ALLAH’a Teşekkürün bir ifadesi NAMAZ, Nurullah Abalı, S220)
Bu yazıdan da anlaşılacağı üzere dünya yurdunda zaman aslında göz açıp, kapıncaya kadar geçiyor. Bilmiyorum kaç yaşınızdasınız ama gözlerinizi kapatıp bir düşünsenize ömrünüzden 20 – 25 yıl hatta 35-40 yıl nasıl geçti? Lütfen şimdi gözlerinizi kapatın düşünün ve düşünme işlemi bittikten sonra yazının devamını okuyunuz...
Ben cevabını hemen söyleyeyim, bu kadar yılı düşünüp gözlerinizi açmanız 2 dakika yada 3 dakika. Peki 20-25 yıllık ömrünüz 2 yada 3 dakikaya mı eşit.. EVET bu dünya yurdunda böyle...
Bu yüzden yazar hayatı doğduğumuzda kulağımıza okunan NAMAZSIZ EZAN ile yine öldüğümüzde kılınacak olan EZANSIZ NAMAZ arasında olduğunu vurgulamış. Kısaca dünya hayatı geçici ve yalan. Ömür dediğiniz Ezan ile Namaz arasında...kaynak
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
66 sayısının sırrı
666 sayısını bilmeyen yoktur. Şimdi de 66'nın sırrı konuşuluyor.
Ebcet hesabını bilirsiniz. Hurifiyatçıların kullandığı bu yöntemde rakamlar harflerle ifade edilir ve her kelimenin rakamsal değeri üzerinden hesaplar yapılarak, dünyanın halleri çözülmeye çalışılır.
İşin ucu Kabala'ya kadar gidiyor..
Ebced hesasına göre;
A harfi 1, L harfi 30, H harfi 4 değerindedir. Bu heseba göre 66 rakamını görebilmek için harfler alt alta geldiğinde bakın ortaya ne çıkıyor?
A -------- 1
L ------- 30
L ------- 30
A--------- 1
H -------- 4
--------- 66
"Hadi işi altmışaltıya bağladın" ifadesi de işi Allah'a havale ettin anlamında kullanılıyor...
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
81 Tekvir Suresi 15-16
15. Hayır o sinenlere yemin ederim.
16. Akarak yuvalarına girenlere.
Bu ayetlerin anlamlarını daha iyi anlamak için önce ayetlerde geçen kelimelerin Arapça anlamlarını inceleyelim. 15. ayette "sinenler" diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça'sı "hunnes"tir. "Hunnes"e "akışın tersi, pusma, büzülme, sinme, gerilemek" anlamları verilmektedir.
16. ayette "yuvalarına girenlere" diye çevirdiğimiz deyim ise Arapça "kunnes"tir. "Kunnes"e "belli güzergah, yuvaya girme, hareket halindeki cismin yuvası" anlamları verilmektedir. 16. ayetteki "akış"ı ise "cereyan" kökünden türeyen "cariye" kelimesi karşılamaktadır.
Çekim gücünü bilimsel platformda ilk tarif eden Isaac Newton (16421727) oldu.
Bilimin birçok kanunuyla her an içiçe yaşarız. çekim yasası, hareket yasaları, termodinamik kanunlar her an hayatımızın içindedir. Yemek yerken, tuvaletimizi yaparken çekim kanunları rol oynar. Uzaya çıkan astronotlar Uzay'da yemek yerlerken, tuvaletlerini yaparlarken ancak özel tertibatlar, önlemler sayesinde Dünya yerçekimine göre yaratılmış bedenlerinin Dünya dışındaki ihtiyaçlarını karşılarlar.
Bilim adamlarının bilimsel buluşları, olmayanın keşfi değil, olanın açıklamasını yapmaktır. Çekim gücü Evren'de zaten vardır, fakat çekim gücünün tarif edilmesi, matematiksel formüllerle ortaya konması ilk Isaac Newton(16421727)'a nasip olmuştur. Newton Evren'deki çekim yasasıyla Allah'ın her şeyi yarattığını, yıldızlara, Dünya'ya, Ay'a düzen koyduğunu açıklamış, insanların Dünya'nın üzerinde durmasının rastgele bir şekilde değil, fakat Allah'ın maddeye koyduğu çekim gücü sayesinde olduğunu göstermiştir.
Allah'ın Evren'i hassas dengelerle yarattığını Isaac Newton şu sözleriyle açıklamaktadır: "Güneş'ten, gezegenlerden ve kuyruklu yıldızlardan oluşan bu çok hassas sistem sadece akıl ve güç sahibi bir Varlık'ın amacından ve hakimiyetinden kaynaklanabilir...O, bunların hepsini yönetmektedir ve bu egemenliği dolayısıyladır ki O'na 'üstün Kuvvet Sahibi Efendimiz' denir."
EVRENSEL MATEMATİK
Kuran'da Allah'ın her şeyi bir ölçü ile yarattığı geçer. Herşeyin ölçü ile yaratıldığı iddiası evrene matematiğin hakim olması anlamına gelir. çünkü ölçü konulan ölçülebilir, düzenlidir, matematiksel olarak ifade edilebilir. Newton, Kepler ve Galileo'nun çalışmalarını düzeltti, dakikleştirdi ve maddi Evren'in matematiksel olarak açıklanabileceği yönündeki kuşku ile yaklaşılan görüşü ispatladı. Fiziksel Evren'in ince ölçülerle yürüyen yasalarla işlediği böylece anlaşıldı.
Bilim ancak 1700'lü yıllarda çekim gücünün önemini fark etmiştir.Allah Evren'deki yaratışlarında kullandığı çekim yasasına, kitabı Kuranı Kerim'de 600'lü yıllarda işaret etmiştir. Bu bölümün başında bahsettiğimiz ayetler incelenirse bu ayetlerin çekim gücüne, çekim ile hareket arasındaki dengeye işaret ettikleri anlaşılır. Gerek atomun çekirdeği, gerek gezegenlerin ortasındaki Güneş sinmiş, büzülmüş bir halde bulunmakta, atomdaki çekirdek elektronları, Güneş sistemindeki Güneş ise gezegenleri kendi içine çekerek onları da sindirmeye, büzdürmeye çalışmaktadır. Biz bu güce çekim, yerçekimi diyoruz. Merkezdeki sinmiş çekirdekler, Güneş'ler etraflarındaki elektronları, gezegenleri kendileriyle birleştirmek, bütünleştirmek isteyerek, onları da büzmeye, kendileri gibi sindirmeye yönelik kuvvet uygularlar. Böylelikle Tekvir suresi 15. ayette geçen "Hunnes" kelimesinin çekim gücünü ifade ettiği hiçbir zorlama yapılmadan anlaşılmaktadır.(Unutulmamalıdır ki Kuran'ın indiği dönemde insanlar yerçekiminin varlığından haberdar olmadıkları için terim olarak "yerçekimi" kelimesi yoktu. Kuran yerçekimini tarif için yerçekiminin fonksiyonu olan "Hunnes" [merkeze doğru çekilme, büzülme, sinme] kelimesini kullanıp bu güce dikkat çeker.)
Atomun çekirdeğinin çekimine rağmen elektronlar çekirdeğe yapışmaz. Güneş'in çekimine rağmen de gezegenler Güneş'e yapışmaz. Elektronları çekirdeğe yapışmaktan, gezegenleri Güneş'e yapışmaktan kurtaran elektronların ve gezegenlerin hareketidir. Tekvir suresi 16. ayette geçen "cariye" kelimesi "akışı, hareketi" ifade eder ki çekimden kurtulmayı sağlayan unsuru ifade etmesi bakımından bu önemlidir. Galaksilerden atomlara kadar tüm yapılar çekim kuvvetine karşı hareketin merkezkaç kuvveti oluşturmasıyla var olabilmektedir.
"Hunnes"e yani büzüşmeye, çekime yönelik kuvvete karşılık elektronlar, gezegenler çekirdeğe, Güneş'e yapışsalardı Evren'de ne bir gezegen, ne bir Güneş sistemi, ne yörüngeler, ne canlılık, ne de bu ihtişam var olurdu. "Cariye"ye göre yani "harekete, akışa" göre elektronlar, gezegenler Evren'e rastgele dağılsalar, çekimden (Hunnes'ten) tamamen kurtulsalardı, yine ne galaksiler, ne hayvanlar, ne bitkiler, ne renkler, ne de biz var olurduk. Bu iki ayrı oluşum sayesinde elektronlar kendi yuvalarında, yörüngelerinde, gezegenler kendi yuvalarında, yörüngelerinde hareket ederler. Bu yuvada olmayı da 16. ayetteki "Kunnes" kelimesi mucizevi bir şekilde ifade etmektedir. Kuran yerçekimindeki merkeze çekişi "Hunnes" kelimesiyle, bu çekimden kurtulmayı sağlayan hareket unsurunu "cereyan" kelimesiyle ve her iki unsur sayesinde oluşan yörüngede olmayı "Kunnes" kelimesiyle anlatır. Böylece Kuran, yerçekimiyle ilgili terminolojinin var olmadığı bir dönemde, yerçekimine bağlı oluşumları açıklamıştır.
ATOMLARDAN YILDIZLARA HEP HARİKULADELİK
Daha önce de gördüğümüz gibi Kuran'ın bazı ayetlerinde Allah bazı yaratılışlara, olaylara dikkat çekmek için olaylar üzerine yemin etmiştir. Bu bölümde incelediğimiz ayetlerdeki yemin edilen unsurlar hem Allah'ın Evren'deki mükemmel yaratışlarını, hem de Kuran'ın ifadelerinin mucizeliğini bir kez daha inattan arınmış zihinlere göstermektedir.
Vücudumuzda sayamayacağımız kadar çok sayıdaki atomların çekirdeklerindeki protonlar çekim gücü uygulamakta, elektronlar ise hareketleriyle bu çekimden kaçmakta, fakat yörüngelerini de aşmamaktadır. Atomun içindeki bu oluşumlar nükleer çekirdek kuvvetiyle, atomdaki elektriksel kuvvetle uyumlu bir şekilde sürekli faaliyet içindedir. Bir sandalyeye oturduğumuzda "ben" dediğimiz vücudumuzun atomları sandalyeyle karışsa, yere uzandığımızda vücudumuzun atomları yerle karışsa, "ben" dediğimiz atom topluluğu olan varlıktan eser kalır mıydı? Ya oturduğumuz sandalyenin elektronları ile vücudumuzun elektronları çarpışıp bir karmaşa çıksa, ya da yere uzandığımızda yerdeki atomların çekirdeklerindeki çekim gücü, vücudumuzdaki atomları karıştırsaydı var olabilir miydik? Tabi ki hayır. Varlığımızdan ne eser kalırdı, ne de var olabilirdik. Varlığımız hem çekimlerin, hem hareketlerin, hem diğer kuvvetlerin ayrı ayrı yaratılmalarıyla, hem de tüm bu kuvvetlerin mükemmel bir uyumla beraber faaliyet göstermeleriyle mümkün olmaktadır.
Yoktan ortaya çıkan kuvvetler, bu kuvvetlerle yaratılan harikulade atomlar, harikulade yıldızlar, harikulade yaratılışlar. Herşey bize Allah'ı hatırlatıyor...
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı